BİR HİKAYEM VAR

PARIS...LA FIN :)


Montmartre dedim, ressamlar dedim, sokak şarkıcıları dedim biraz ondan biraz bundan anlatmaya çalıştım, çokça da fotoğraf paylaştım ama Paris'te en çok sevdiğim şeyleri anlatmayı en sona bıraktım...Kitapçılar, cafeler, ufak dükkanlar ve Louvre ve Eyfel...Hadi hazır mısınız Paris'in arnavut kaldırımlı sokaklarında ufak bir gezintiye daha. Yorulduğumuzda soluklanmak için cafelerden birinde ufak bir kafe molası da vermeyi de ihmal etmeyiz merak etmeyin :)





İlk durağımız Eyfel :) Paris'teki kabusum :) Pazar sabahı Eyfel'e gitmeye karar verdik. Kahvaltıdan sonra metro ile kısa bir yolculuktan sonra kendimizi ayaklarının dibinde bulduk. Kızımın Madagaskar 3'deki polis şefi Chantal Du Bois'ya benzettiği devriye gezen kadın askerin yanından geçerek bilet gişelerinin önüne geldik. Bir kuyruk bir kuyruk. Bahçeyi kaç kere dönüyor. Bir tanesinde ise iki üç turist var. Görevliye ne olduklarını sorunca kuyruğun asansörle çıkış diğerinin merdivenle çıkış olduğunu söyledi. Merdivenin kaç kat olduğunu sorunca iki kat dedi. Bizde nasılsa iki katı yavaş yavaş çıkarız kuyruk beklemeyelim diyerek boş gişeden biletleri alıp tırmanmaya başladık. Dönüşte o görevliyi aradım ama bulamadım muhtemelen benden önce iki kat dediği merdivenle çıkan birileri buldu onu. Be adam turistiz işte bilmiyoruz iki kat diyeceğine o iki katın kaç katlı apartmana denk geldiğini söylesene...Neyse başladık tırmanmaya o güneşte. Zaten ben ne kadar kaçarsam o ışınlar beni bulur tepemde parlar. Bir kat, iki kat, üç kat, dört kat bitmiyor da bitmiyor. Üstelik tıklım tıkış kalabalık. Dinlene çıka ikinci katı bulduk ama bu seferde asansör kuyruğu başladı. Öyle kolay değil Eyfel'in tepesine çıkmak. İki tur kuyrukta burada. Üstelik birbirlerinin önüne geçmeye çalışan uyanıklarda cabası. Neyse asansöre binip tepesine nail olduk. Tepede çıkanları karşılayan şampanya bardan aldığımız iki kadeh şampanya eşliğinde zirveye varışı kutladık. Zirve ve şampanyayla kendimi Nasuh Mahruki gibi hissetmeye başladım. Muhteşem bir manzara. Tüm Paris ayağımızın altında. Demirlere bağlanmış onlarca kilit. Sevdiklerine kavuşmak için kilitliyorlarmış aşıklar. Bir tür dilek kiliti. Etrafı seyredip fotoğrafları çektikten sonra sıra inişe geldi. Aynı işkence inişte devam etti. Asansör kuyruğu yine öne atlayanlar. En sonunda Sri Lanka'lı klanı söylenene söylene kuyruğa soktum :) Sonunda yere indik ve kendimizi bir restorana atıp buz gibi biraları söyledik. Paris'te ki günlüğüme Bir Paris Kabusu olarak not ettim Eyfel'i bir daha yapılmayacakların altına.Gel de Maupassant'a hak verme. Adam görmemek için yıllarca tepesindeki restoranda yemek yemiş :). Nasıl çıktıysa her gün...


Eyfel'i atlattıktan sonra ertesi gün Louvre'a gitmeye karar verdik. Oranında çok kalabalık olduğunu kuyruk olduğunu öğrendikten sonra sabah erkenden gittik. Evet kuyruk var evet kalabalık ama düzenli. İnsanlar sırayla alınıyor ve bilet almak almak için bir sürü gişe var. Fazla beklenmiyor ve kimse kimsenin önüne atlamıyor. Buranın en talep gören kişisi Louvre'un kraliçesi Mona Lisa. Herkes önünde toplanmış fotoğrafını çekiyor. O da manalı manalı gülümsüyor ziyaretçilerine. 



Louvre devasa muhteşem bir müze. Detaya girildiğinde bir haftada bitecek gibi değil. Binlerce eser her gün dünyanın dört bir yanından gelen insanları karşılıyor. Salon salona açılıyor, çağlar çağlara, uygarlıklar uygarlıklara...İnsan kendini kaybediyor tabloların, heykellerin arasında ve sonunda bir ses sizi kendinize getiriyor ve büyü bozuluyor : "Hadi anne yaaa ne zaman gideceğiz buradan yorulduk." 




İkinci kata çıkışta kanatlarını açmış bir melek karşılıyor ziyaretçileri. Işığa doğru gidiyorsunuz gibi bir his yayılıyor insanın içine :) Tavan işlemelerini izlemekten benim boynum ağrıdı doğrusu, yapanı ve restore edenleri düşünemiyorum. 





Paris Louvre derken Dan Brown'un bol bol kulaklarını çınlattık ve kendimizi St. Sulpice Kilisesi'nin içinde ki ruhani sessizliğinin içinde bulduk. Bir yandan vitraylardan süzülen ışık hüzmeleri bir yandan mumların titrek alevi ayrı bir gizem katıyordu Da Vinci Şifresi'nin sayfaları arasından çıkan kiliseye. 



Sırada biraz soluklanmak için Paris'in ünlü kafelerinden Les Deux Magots ve Café de Flore var. Yan yanalar zaten :) Bir zamanlar Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir'un oturduğu masalardan birine oturup iki kadeh şarap ısmarlıyoruz. Andre Gide, Hewingway, Prevert koyu bir sohbete dalmışlar. Sartre ve Beauvoir ise felsefi bir tartışma içindeler. "Kadın doğulmaz kadın olunur" dedi usulca ve Montparnasse'a da beklerim diye ekledi. Yok dedim oraya gelmeyim burada görüştük sana iyi uykular. 





Saint-Germain'de ufak bir yürüyüşten sonra sıra art deco tarzındaki Café de Flore'a geldi. Zamanın yazar, çizer, ressam gibi entellektüellerinin oturduğu, hararetli tartışmalara, koyu sohbetlere, amansız aşklara sahne olan bu iki kafedeki fiyatlar diğer kafelerdeki fiyatlarla aynı idi. Paris'in en eskilerinden ve en ünlülerinden biriyiz diye fiyatları tavana vurmamışlardı. Servis ise başka konu. Bize servis yapan garson yaşlı bir adamdı. Siyah kıyafetleri ve beyaz ütülü önlükleri ile bir Paris klasiği idi diyebilirim. Bizdeki beş yıldızlı otellerde ancak böyle servis elemanları vardır. 

Sokaklarına turladıktan sonra Paris'i bir de Seine'in üzerinden görmek lazım dedik ve kendimizi bir tekneye attık. "Sous le pont de Mirabeau coule Seine et nos amours" demiş Guillaume Appolinaire. Mirabeau köprüsünün altından akar Seine ve aşklarımız...Evet aşk şehri Paris'ten kim bilir kaç kişinin aşkı akıp gitmiştir bu güne kadar...



Veee Paris'in dükkanlarına geldi sıra...Kitapçıları, çikolatacı, resim ve gravür satan sokakların arasında gizlenmiş küçük sürprizleri. 



Kitapçıları derken işte burada duruyorum ve bizimkiler daha güzel diyorum ama fotoğraflamadan da edemiyorum.  Robinson Crusoe, Alkım, D&R, Remzi, Homer, Kabalcı vs...Ayrıca raflarda Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal'in çevirilerini görmekte çok hoşuma gidiyor doğrusu. 


Gravür satan dükkanlardan birinin içine giriyorum. Birbirinden güzel gravürler süslüyor duvarları. Fiyat etiketleri ise o güzelliğin hakkını veriyor. Yağlı boya tablolar da aynı şekilde. Alıcı buluyorlar ki buradalar diye düşünerek girdiğim gibi çıkıyorum dışarı. Biraz daha kalsam kredi kartımda limit kalmayabilir buralarda.

Bir çikolata dükkanına rastlıyorum yürürken. Ziyaret etmeden es geçilemez önünden. Hele ki çocuklarla yürürken. Çocuklar bahane mi yoksa? :) 




Ve bir çiçekçi dükkanı çıkıyor önüme tüm sempatikliği ile. "Au nom de la rose" adı. Bir çiçekçi dükkanına konulabilecek en güzel ismi koymuşlar bence. Gülün adına...Aklıma Moos'un ünlü parçası geliyor. Taparcasına sevdiği kadına söyledikleri. 


"Au nom de la rose
Mon amie la femme
Prete-moi ton coeur
Pour ecrire des choses
A celle qui m'attend au ciel et que j'adore..."

Şarkıyı mırıldanarak yürüyorum eve doğru omuzlarıma çöken günün mutlu yorgunluğu eşliğinde...

Rüyalar alemine dalmadan önce bir kez daha gelirsem yapacaklarımı ve yapmayacaklarımı yazıyorum deftere...

Eyfel mi ? Bir kez daha asla...
Paris bir kez daha yazın mı ? Asla...Sonbahar ama kış tercihim. Karlı bir Paris kaçamağı fena olmaz doğrusu :)
Montmartre her zaman defalarca
Champs-Elysée illa ki 
Opera tabi kii
Saint-Germain mutlaka
Veee gitmek isteyip te zamanın yetmediği diğer yerler illa ki...






Yorumlar

Bu Günlerde Oltama Takılanlar

Popüler Yayınlar