22 Ocak 2016 Cuma

FAHRİYE KAFE'DE YAZMAK...OKUMAK...


Hava soğuk mu soğuk ellerim ceplerimde ya da ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla.

Bugün günlerden Kafe Fahriye. Yine Kadıköy'deyim.Moda'da bu kez. Durup dinlenecek nefeslenecek bir yer lazım. Moda'nın şirin mi şirin kitap kafesinin sıcacık kapısından içeri girip yukarı çıkıyorum. Kendime bir filtre kahve bir de cevizli tarçınlı kek söylüyorum. Arka masada üç genç kız oturmuş, aşk hikayeleri dönüyor kelimelerinde. Birazda arkadaş 
dedikoduları.




Yanımdaki masada güzeller güzeli kedicik kıvrılmış uyuyor sandalyede. Hayvan dostu Fahriye. Kedisi bir yanda kitapları bir yanda. İster yaz ister oku diye tanımladığım  tam benlik bir mekan. 

Bu arada çocuk yakışıklıymış ama galiba bazı tikleri varmış.

Dışarıda hafif hafif kar atıştırıyor. Meteoroloji alarm vermeye başlamıştı evden çıkarken. Onun başlangıcı mı acaba? İlerleyen saatlerde göreceğiz ne olacağını. Çocuklar okuldan çıkmış, ellerinde karneler. Yaşasın sömestr tatili. 

Bu sene bana olduysa her kar tatilinde bende çocuklar gibi sevindim. Facede paylaşmalar falan filan. Arkadaşımın dediğine göre ruhumuza işlemiş söküp atamıyoruz :) Niye atayım ki?


Kedili masaya iki genç daha geldi. Yanındaki sandalyeye usulca oturdular. Lise öğrencisi olabilirler. Daha yukarısı değil. Belli ki flört aşamasındalar. Mırıl mırıl fısıl fısıl. Tam olması gerektiği gibi. Ne mutlu yaşlarının onlara getirdiği güzellikleri, değerleri yaşayabilenlere...Parayla pulla alınacak şey değil bunlar. Dünyaya güzel bakış açısı yeterli...Sağlıklı olan da bu bence.

Bugün dedikoducu günümde miyim? Değilim. Böyle yerlerde çevremdekilerin ne konuştukları, ne yaptıkları, ne giydikleri, kimle oldukları beni hiç ilgilendirmez aslında. Tam tersine kahvem, kitabım ve not defterimle çok mutluyumdur -Bana da bakan dinleyen olursa çok rahatsız olurum- ama bugün eğitimdeyim, stajdayım ne derseniz o durumdayım.

Okuduğum bir yaratıcı yazarlık sitesinde dışarı çıkın diyor. Mesela bir kafede yazmaya çalışın. Etrafınızdaki kişileri inceleyin, konuştuklarına kulak kabartın, not alın. (Ne yalan söyleyim pek sevmedim  bu durumu ama yaptım işte. Milletin özel hayatına girmek gibi oldu. Kendimi paparazi gibi hissettim. Bünyeye ters geldi...). Sonrada bu aldığınız notlarla belki bir hikaye çıkabilirsiniz veya hikayenizin içinde kullanabilirsiniz. 


Çok sevdiğim yazarlardan Nazlı Eray CKM'deki söyleşisinde ara sıra Ankara'da bir pastanede yazılarını yazdığını söylemişti. Sesten rahatsız olup olmadığını sorduklarında bazen dedi. Bazen de su şişesinin açılışı ve o suyun bardağa dökülürken çıkardığı ses bile ilham oluyor diye cevaplamıştı.

Geçtiğimiz yıllarda Ayfer Tunç'a rastlamıştım bir kafede. Elindeki not defterine bir şeyler yazıyordu. O da çok sevdiğim yazarlardan biridir...Hele ki Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek kitabı...Okumayanlara tavsiye ederim. Geçmiş bu kadar mı tatlı anlatılır...Ayfer Tunç'un kalemiyle anlatılırmış...

İşte ben de bugün bunu deneyimledim. Mekan olarak Fahriye'yi özellikle seçtim. 

Hımmm kız cep telefonundan çocuğa bir şeyler gösteriyor. Dur bakiim fotoğraf mı onlar? Evet,
Doğum günü fotoğrafları. Yorumlar, gülüşmeler...




Arka taraftaki kızlar konuşmaya devam ediyor. "Gerçekten bana çok baktı. Bir de bana dedi ki sana umut vermek istemiyorum." Hadi bakalım hayırlısı...Bence iş çıkmaz ondan diyemedim tabii.

Artık gitme vakti. Sonuç olarak, evet, yazdıkları gibi biraz daha kalabalık yerde daha çok yazılacak konu çıkar ama ben sevmedim bu insanlara kulak kabartma işini. Neyse...

Uğrarsanız cevizli tarçınlı ev yapımı kekini tavsiye ederim. Filtre kahvenin yanında iyi gidiyor.

Fahriye Abla yapmış...Güzel komşumuz :) 















18 Ocak 2016 Pazartesi

HİKAYEDE BÜYÜK BOŞLUKLAR VAR








Şehir beyaz örtüsünü bürünmüş, okullar tatil olmuş...En sevdiğim sahnelerden biri işte. Bana ne oluyorsa sanki okula gideceğim. Evde yapılacak iş yok. Bir gün önceden yapmışım her şeyi...Çocuklar kendi aleminde nasılsa. Demek ki keyif günü...

Uzun süredir okumak istediğim Hakan Bıçakcı'nın "hikayede büyük boşluklar var" kitabını alıp çekiliyorum pencerenin kenarındaki koltuğa. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor elimde hikayeler akıp gidiyor. Arada bir kalkıp dolaşıyorum, oturamam ki sürekli...Böyle de bir özürüm var. Kar topu oynamaya da çıkacağım daha. Hiç kaçmaz..

İstanbul'u anlatmış Hakan Bıçakcı...Hepimizin her gün yaşadıklarımızı...Metrobüsü, metroyu, planları, hayalleri...Mesela Metrobüste Candy Crush öyküsünü çok sevdim. 
"Ömrümün en güzel yılları metrobüste Candy Crush oynayarak geçti." diye başlıyor cümlesine. 
"Rekor üstüne rekor kırdım, hasretinden iPad'ler eskittim." diye devam ediyor. 
Candy Crush oynamasak bile çoğumuz otobüste, metroda ya da metrobüste yer bulduğumuzda ilk işimiz cep telefonumuzu çıkarmak oluyor. Ya biriyle konuşuluyor, ya mesajlaşılıyor, ya facebook, mailler veya müzik dinleniyor. Benim gibi tek tük insanda kitap okuyor. 

Metrobüsten sonra bir düğüne götürdü yada düğüne metrobüsle gittik diyelim. Bir Düğün Metalcisi...Kahkahayla okudum. Hangimiz zorla sürüklenmedik ki komşunun kızının ya da bir akrabanın oğlunun düğününe. Allah'ım ne işkencedir o öyle. Teyzeler gelir öper, oynamaya kaldırmak için çekiştirirler baygınlık geçirtene kadar uğraşırlar. İşte o cinnet anlarını anlatıyor bu öyküsünde de. 

İyi gitti bu karlı günde...Güzel hikayeler okumak isteyenlere tavsiye ederim...

Ben kaçtım. Nerede atkım, şapkam, eldivenlerim...

HİKAYEDE BÜYÜK BOŞLUKLAR VAR   HAKAN BIÇAKCI  İLETİŞİM YAYINLARI



12 Ocak 2016 Salı

DAİRE 16





-Bazı kapıların kapalı kalması gerekir.-

Romanın arka kapağını gördüğüm zaman okuyabileceğim bir roman olarak almıştım. Eski bir bina, binanın geçmişi ve mekan olarak Londra'nın seçilmesi ilgimi çekmişti. Okudum da...

Adam Nevill daha önce okumadığım bir yazardı. Farklı bir hayata kapı açabilirdi.

Londra'nın zengin bir bölgesinde yaşayan Lilian ölünce dairesi yeğeni Apryl'e kalır. Genç kız kalan mirası almak için Londra'ya gelir. Apryl için ilk başta çok büyük şans olarak görünen ev ilerde bir o kadar da büyük sorunlara gebedir. Yaşadıkları sonucunda Apryl Barrington House'un geçmişini araştırmaya başlar ama görünen o ki binada yıllardır oturan kişilerin ona yardım etmeye hiç niyetleri olmadığı gibi ona da bu işten bir önce vazgeçmesini tavsiye ederler.

Apryl'in vazgeçmeye niyeti yoktur ve olayların üstüne gider. Sonunda açmaması gereken kapıyı aralar...

Kapı aralandıktan sonra çok farklı bir son beklediğimden olsa gerek bu noktada kitap tüm büyüsünü kaybetti.

İlk sayfadan itibaren olay kurgusu, mekan tasvirleri ve temposu ile güzel ilerleyen roman bir anda 3. sınıf korku filmlerine dönüştü. Finali beklentimi karşılamadı diyebilirim. Hadi bu sayfaya kadar geldim bitsin artık bırakmayım -ne kadar sıkılsam da okuduğum kitabı bırakmama gibi bir huyum var maalesef- dediğim bir kitap oldu Daire 16...

DAİRE 16         ADAM NEVILL    PEGASUS YAYINLARI   CEM DEMİRKAN- ÇEVİRİSİ




11 Ocak 2016 Pazartesi

LOVE IS IN THE AIR...





Çalıyordu Café Rea'nın kapısından içeri girerken. Huzuru içime çektim...

Kış güneşinin altında bahar havasının hakim olduğu Kadıköy'ün dar sokaklarının sunduğu sürprizlerden biri daha. İster okuyun, ister yazın kendinizle baş başa kalabiliyorsunuz burada. Dekorasyonuna bayıldığım, yolum düştüğünde bir kahve için uğradığım ve nedense Paris'in ara sokaklarındaki ufak kafelerin havasını bulduğum içimi sımsıcak ısıtan bir mekan. (Bu arada Paris'in ufak kafeleri dedim ama karşılaştırma yaptığımda şunu da yazmadan geçemeyeceğim biz bu işi birçok Avrupa ülkesinden daha iyi kıvırmaya başladık galiba.)

İşte öyle bir yer orası...

Önümde çantamdan asla ayırmadığım not defterim ve kalemim...Elimde Stefan Zweig'in yeni okumaya başladığım Karmaşık Duygular kitabı, burnumda mis gibi filtre kahve kokusu...Tam çaprazındaki Ayia Triada Kilisesi... Ortama ayrı bir büyü katıyor. Tam keyifle oturup öykü yazılacak mekan... Bu kez tembellik edip yazmadım. Okumayı tercih ettim. Belki gelecek sefere bir şeyler karalarım not defterime...Başlığını da Çilekli Cheese Cake koyarım.



Tam çıkarken don't worry be happy çalmaya başladı...

Evet dedim...Tabii...Ara sıra öyle olmak lazım..

Don't worry be happy...

Herkese iyi haftalar....

Ben Roman Kahramanları ve 14 Şubat Dünyanın Öyküsü'nü almaya gidiyorum...Bakalım neler varmış bu sayılarında...Okumadan olmaz dimi ? Olmaz...

Bendeniz...Kitap Kurdu...






8 Ocak 2016 Cuma

BAYAN PEREGRINE'NİN TUHAF ÇOCUKLARI




"Hepimiz kendi masallarımıza tutunuruz; ta ki onlara inanmanın bedelini ağır ödeyene dek."






Bayan Peregrine'nin Tuhaf Çocukları'nı ilk aldığımda kitaptaki fotoğraflar ilgimi çekti. Hele ki eskicilerden toplanmış - on koleksiyoncunun kişisel arşivi -  bu fotoğrafların hepsinin orijinal ve üzerinde oynamamış olması konuya ayrı bir değer kattı diyebilirim.  

Konusunu kısaca şöyle özetleyebilirim...

Bugüne kadar büyükbabasının anlattığı tuhaf hikayelerle büyüyen 16 yaşındaki Jakob büyük babasının aynı hikayelerdeki gibi garip bir şekilde ölümüne şahit olur. Bu durum onda büyük bir travmaya neden olur. Ölümünden sonra yaşlı adamın eşyaları arasında daha önce hiç görmediği fotoğraflara rastlar. Bu arada halası Jakob'a bir kitap hediye eder. Aslında büyükbabasından gelen bir hediyedir. Jakob kitabı açar, içinden büyükbabaya yazılmış bir mektup çıkar. Bu mektup maceranın başlangıcıdır. Terapistinin de onaylamasıyla kuşlar üzerinde araştırma yapmak isteyen babasıyla birlikte adaya doğru yola çıkarlar. Adada Jacob'u Bayan Peregrine'in büyülü ve bir kadar da hüzünlü dünyası beklemektedir.




Jacob Bayan Peregrine'in yetimhanesinde tuhaf çocuklarla ve olaylarla uğraşırken bende burada kendi dünyama daldım. Romanın ada da geçmesinden olsa gerek bazı betimlemeler beni adalar da dolaştırdı. İlk önce Heybeliada Terk-i Dünya Manastırına oradan da Büyükada'daki Rum Yetimhanesine götürdü. Okurken ben de kendi hayallerimin, kendi romanımın içinde dolaştım. Mesela çocukların sergiledikleri oyunda kullandıkları "külüstüre dönmüş bir trombon" beni Büyükada yetimhanesinin içindeki kırık dökük piyanonun başına götürdü. Adanın bir ucunda bulun Peregrine'nin yetimhanesi ise Terk-i Dünya Manastırına... 

Kitabın güzel bir kurgusu var...Ben ilk çıktığında okumuştum. Biraz zaman geçti üstünden. Oldukça zaman geçti demek daha doğru olur :) 

Halen okumadıysanız okumanızı tavsiye ederim. 


"Dünyanın her tarafında tuhaf ruhlar var." dedi, "her ne kadar sayımız eskisine göre epeyce azalmış olsa da. Hala hayatta olanlar, tıpkı bizim gibi saklanıyorlar."







BAYAN PEREGRINE'İN TUHAF ÇOCUKLARI   RANSOM RIGGS     İTHAKİ YAYINLARI