CADILAR BAYRAMI:)




Bu gece Cadılar Bayramı. Diğer adıyla Hallowen. İngiltere ve Amerika'da çocukların cadı, iskelet, hortlak kıyafetleri giyerek, kapılarında pencerelerinde içinde mum yanan turuncu balkabaklarının olduğu evleri dolaşıp şeker mi oyun mu diye sordukları, bolca şeker toplayıp,oyun oynayıp,eğlendikleri gece. Son yıllarda bizde de moda olmaya başladı. Gerçi bizde çocuklar yerine büyüklere partiler düzenleniyor:). Zira çocukların çaldıkları kapıdan "de get lan balkabağınada sanada gecenin bir yarısında" diye kovalanma ihtimalleri çok fazla.

Cadılar Bayramı nam-ı değer Hallowen aslında bir Druid (Kelt) geleneğidir.




31 Ekim gecesi insanlar yaşadıkları yerlerden uzakta bir tepenin üzerinde toplanıp ruhlara karşı koruyucu bir halka oluştururlardı. Bu çembere "Kafa Çemberi" adı verilirdi. İnançlarına göre bu gece bu dünyayı ile öte dünyadan ayıran perde en az halini alır ve ruhlar dünyayı ziyarete gelirdi. Halk ise öte dünyanın güçlerini uzak tutma çabasıyla en karanlık yerlerde kocaman ateşler yakarlardı. O gece tüm kapıların sıkıca kapalı olması ve ateşin arkasında kalınması gereken bir geceydi.

                                                                           

Günümüzde tüm ruhlar arifesinde balkabağı oyulmaktatır. Druidlerde su kabaklarına, balkabağına ve şalgamlara korkunç insan yüzleri yaparlar ve bunları alacakaranlıktan şafağa kadar öte dünya varlıklarından korunmak için kapılara koyarlardı.



Ayrıca geleneksel olarak evdeki her çocuk için oyulmuş bir kafa bulunurdu. Bu ise Druidlerin Asil Başı Kutsanmış Bran efsanesinden kaynaklanmaktaydı. Bran yurdunun sonsuza dek yabancı işgalcilerden korunması amacıyla başının kesilip, Londra'da gömülmesini emreden efsanevi bir kral idi. Bu efsane köklerini, insan ruhunun mevkii baştadır diyen Kelt inanışından almaktadır. Bu nedenle kafa çemberi en üst düzeyde bir Druid koruma sistemi olarak gösterilirdi.

Artık kötü ruhlardan korunma ayinleri yerini çocukların ve gençlerin eğleneceği bir geceye bırakmış. Ama siz yine de pencereden dışarı bir bakın bu gece. Kimbilir belki süpürgesiyle geçen bir cadıya rast gelirsiniz:)


ANNABEL LEE



Edgar Allan Poe'dan...

Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; Annabel Lee
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler
Kıskanırlardı bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgarından bulutun
Güzelim Annabel Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet! Bu yüzden "Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi"
Bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee
Sevdadan yana kim olursa olsun
Yaşca başca ileri
Geçemezlerdi bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Hiç biri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee
Ay gelir ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabel Lee
Orda gecelerim uzanır beklerim
Sevgilim sevgilim hayatım gelinim
O azgın sahildeki
Yattığın yerde seni...

ŞEHRE BİR SİRK GELMİŞ...

Şehre bir sirk gelmişte gidiyor bile...Ve ben ancak seyredecek vakit bulabildim. Gitmelerine bir gün kala. Dün bir iş için Natulius Alışveriş Merkezine gittiğimde 30 Ekimde son gösterileri olduğunu öğrenince bugün için bilet aldım. Çok severim sirkleri. Yıllar önce Gerhard Hauptmann'ın Sevgili Wanda isimli eserini okumuştum. Sirk hayatını anlatıyordu. O ışıltılı dünyanın projektörler kapanıp, hayvanların kafeslerine döndüğü, palyaçonun kostümünü bir sonraki gösteriye kadar karavanındaki küçük dolabına koyduğu, trapezcilerin yere indiği, sihirbazların tavşan çıkarttığı şapkasının sihirinin kalmadığı, gösteri bitip seyirciyi selamladıktan sonraki hayatlarından bir kesimi anlatıyordu yazarına Nobel ödülünün kapılarını açan Sevgili Wanda.

Her zamanda merak etmişimdir sirklerde çalışanların hayatlarını. Senenin büyük bir kısmında o şehir senin bu şehir benim sürekli gezerek gösteriler yapmak, karavanlarda, etrafı çevrili bir ortamda korunaklı yaşamak, antreman yapmak, hayvanlarla ilgilenmek, aşık olmak, sirkte çocuk olmak, anne olmak, aile olmak ve gösterinin kusursuz olması için çalışmak...Nasıl bir duygudur acaba?

Bugün Darix Togni İtalyan Su Sirki'nde gördüm sirkte anne olmanın ne olduğunu. Sahneye çıkış kapısının hemen yanındaki en ön sırada kucağında henüz yaşını doldurmamış bebekle oturan kostümlü bir hanım farkettim. Bir süre bebekle ilgilendi. Trapezciler anons edilince bebeği arabasına bırakıp, biraz önce seyircilere su fışkırtıp şeker dağıtan palyaçoya teslim etti ve gösteriye çıktı. İşte böyle bir şeymiş dedim içimden sirkte bebek ve anne olmak. Hayatta gösteride devam ediyor.

Darix Togni'nin ilginç bir kuruluş öyküsü var. Kendi sayfalarından aldığım hikayelerini paylaşmak istedim. Benim gibi sirkleri sevenlere....İşte bir sirkin öyküsü:)

(Bu arada dün ne yazmıştın bugün sirke mi gittin diyenlere ufak bir not; hem elimizde bayraklarla birçok kişi gibi sokaklarda dolaştık, hemde sirke gittik...Her ikisinide yaptık...)





Hikaye; soyu zamanın gizeminde kaybolmuş ailenin hikayesidir. 
Florilegio hikayesi tıpkı bir peri masalı gibi başlar.
1789 devriminin dehşet dolu yıllarında, Soylu Noble ailesi Fransa'dan İtalya'ya kaçmışlardır.
 Alp dağlarının diğer tarafında Granne ailesinin güzel kızı Chiristine; Bianchi ailesinden yakışıklı Marquis Amando'ya gizlice aşık olmuştu.
Ve onların Teresa adında güzel bir kızları oldu..
Doğduğunda terk edilen küçük kız; Gösteri topluluğu ile dolaşan bir büyücü tarafından büyütülür.
Yaşlı büyücü; çocuğa pandomim  sanatını ,ipte dans etmeyi ve kara büyüyü öğretmişti.

  
Aristide Togni 1872 yılında Circo Togni (Togni Sirki) kurdu ve birkaç yıl sonra Teresa Bianchi ile evlendi ve 8 tane çocukları dünyaya geldi;
Onların 4ü Riccardo Ercole  Ugo ve Ferdinando'dır ki onların grupu 1930 -1940 arasında İtalya Kralından Milli Sirk ünvanı almıştır.
Ercole Ugo ile Ferdinando hep elele vermiş ve birlikte çalışıp, her durumda beraber olmuşlardır.
Ercole nin oğlu Darix bambaşka bir karakter sahibiydi ve bu sanata, işine gösterdiği saygıyla herkesin dikkatini çekiyordu.Bundan dolayı sirk onun adın aldı ve Darix Togni sirki oldu.

Darix her zaman çalışan birisiydi. Televizyonlara, radyolara iştirak etmiş, filmlerde rol almıştır. Çok hayvan terbiye etmiş. Ama kendisi Aslanlar Adamı ünvanıyla tanınmıştır. O süper terbiyeci ve büyük kahraman gösterdiği başarılarıyla gönüllerde öyle bir duygu ve gurur kazandı ki adına sirk okulu kuruldu.

Darix Togni öldükten sonra 1976 yılında onun oğulları: Livio Corrado ve Davio her gün daha güzel gösteriler yaratıp yaparken aynı yola devam ettiler ve Uluslar arası başarılar kazandılar.
1990 da Togni kardeşler Florilegio Sirki' ni kurdular. Yıllarca çalışıp ve tecrübe kazanan aile sirki sadece Avrupa turları yapmaya ikna olmayıp ve bu sanatı ve italyan kültürünü Avrupa'nın dışındaki diğer ülkelere de tanıtmak istedi.
Sirki Afrika ve Asya'ya da götürdü. Türkiye, Cezayir, İran ve Katar da büyük gösteriler yapıp ve muhteşem hatıralar yarattı.



ATATÜRK VE CUMHURİYET



CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

ATA'MIZIN İZİNDE DAHA NİCE YILLARA...

Cumhuriyete gönül vermiş, Atatürk'ün izinde yürüyen büyük, küçük, kadın, erkek, çoluk, çocuk herkes 29 Ekim'de alalım elimize bayrağımızı çıkalım caddelere sokaklara.

Varsın iptal edilsin törenler bizler tüm çoşkumuzla kutlayalım Cumhuriyetimizin kuruluşunu.  

1937 yılında çok hasta bir vaziyette iken doktorlarının ısrarla  "gitmeniz intihar" demelerine rağmen;

"Hayır, halkın morali bozulur, kutlamalar olacak ve ben gideceğim "


diyen Ata'mıza yakışır bir Cumhuriyet Bayramı kutlayalım.


UYGARLIKLARI YOK EDEN DEPREMLER

Deprem...Dünyanın herhangi bir yerinde olduğu zaman gündeme gelen, şiddetine ve verdiği zarara göre günlerce, haftalarca konuşulan sonra unutulan, yeni bir sarsıntıyla tekrar kendini hatırlatan, ne zaman nerede olacağı, insanları ne şartlarda yakalayacağı bilinmeyen, uygarlıkları yok eden, şehirleri haritadan silen, siyasi değişimlere bile neden olup, yüzyıllık tabletlere kazınan, destanlara konu olan doğa olayı.




“Mutlu tanrılar böylece kışkırtıp birbirlerini
çetin bir savaş kopardılar aralarında.
Tanrıların, insanların babası da yukardan
gürül gürül gürletti gökyüzünü,
aşağıda Poseidon sarstı sonsuz toprağı,
sarstı yüce doruklarını dağların.”

Diye yazar Homeros'un İlyada'sında.

Mitolojide denizler tanrısı olarak bilinen Poseidon, denizin dibindeki sarayında oturur ve kızdığı zaman üç dişli asasını yere vurarak depremler yaratırmış efsaneye göre işte bu yüzden aynı zamanda depremlerinde yaratıcısı kabul edilmiş, Hesiodos onu toprağın efendisi, yeri sarsan olarak nitelendirmiş.

"Diogenes'in oğlu Thrason, bu mezarı oğulları beş yaşındaki Deksiphanes,
Dört yaşındaki Thrason ile onların bakıcısı Hermes için yaptırdı.
İkiside yıkıntıların altında, onun kolları arasında idi." diye yazar Nikomedia (İzmit) bulunan MS 2yy tarihlenen mezar taşında. Bakıcılarının ellerini tutan iki çocuk işlenmiştir şu anda Louvre Müzesinde sergilenen stelde.





Girit adasındaki Minos Uygarlığı şiddetli bir deprem sonrasında zayıflayıp ortadan kalkmış, Truva'nın surlarının yine bir deprem sonrası yıkılması sonucunda Yunanlılar kolayca şehre girebilmiş ve bugünkü Van gölü kıyısında güçlü bir uygarlık kurmuş olan Urartular ise büyük bir olasılıkla bir deprem sonrası yıkılmışlar. Urfalı Mateos ise bu olayı "Vaspuragan eyaletinde büyük tahribat vukuu buldu. Deniz kaynamış
ateş karaya vurmuş, yer şiddetle sarsılmış, balıklar karaya vurmuş." diyerek dile getirmiştir.

Küçükasya'dan Anadolu'ya, prehistorik çağlardan günümüze, batıdan doğuya dönem dönem depremlerle sarsılmış bu topraklar. Kimi zaman arkasında büyük acılar bırakarak yıkıp geçmiş , kimi zaman teğet geçmiş ufak sıyrıklarla. Ama her defasında bir şeyler götürmüş insanlardan...Kimi zaman evlerini, kimi zamanda sevdiklerini...Onlarla birlikte yıkıntıların arasında kalmış anıları, bir daha geri gelmemek üzere...